14.03.2016

M.SADIK SOLAKBAY

Solakzâde Müftü Sadık Efendi zengin ve kültürlü bir ailenin çocuğu olarak 1302/1884 yılında Erzurum\'da doğdu. Babası ulemadan Erzurum müftüsü Muhammed Hamid Efendi (1332/1913)\'dir. Büyük babası ise zamanın en büyük ilim ve fikir adamlarından olup sadrazam Küçük Said Paşa (1333/1914) gibi devlet adamları yetiştiren ve Erzurum\'da Büyük Hoca diye anılan Solakzâde Ahmed Tevfik (1313/1895) Efendi’dir. Tarihçe-i Erzurum müellifi Mehmed Nusret Efendi (1357/1930), bu zattan bahsederken; \"Onu ilk defa gören kemâl-i heybetinden ürperirdi, sohbetine katılan ise saatlerce sohbetinden ayrılmak istemezdi. Bu iki fazilet Cenâb-ı Peygamber\'den ulemâ-yı hâssına mütevares olan ahlâk-ı âliye-yi maneviyedendir.\"1 diyerek Ahmed Tevfik Efendi\'yi tasvir etmeye çalışmıştır.

Müftü Sâdık Efendi\'nin doğum tarihi hakkında farklı görüşler varsa da, bu farklılığı ortadan kaldıran merhumun kendi notlarıdır. Muhammed Sâdık Solakbay, kendi el yazısıyla yazdığı notlarında: \"Büyük babam Ahmed Tevfik Efendi, 27 Şaban 1313 tarihinde Cumartesi gecesi vefat etti. O vefat ettiği zaman ben on bir yaşındaydım\" der. Bu itibarla 1313\'den 11 çıkarılınca, onun doğum tarihinin 1302/1884 olduğu anlaşılır.

Bu aileye Solakzâde denilmesinin sebebini ise Müftü Sadık Efendi şöyle açıklardı: \"Dedem Ahmed Tevfik Efendi\'nin babası Hacı Lütfullah Ağa (1237/1821) yarımkan Arap atı besler ve beslediği bu atlarla Erzurum ve çevresinin geleneksel atlı sporlarından cirit oyunlarına katılırmış. Cirit sopasını sol eliyle tutup attığından kendisine solak, çocuklarına da solak\'ın oğlu anlamına Solakzâde denilmiştir. 1934 tarihinde çıkarılan soyadı kanunundan sonra Solakbay soyadını almıştır.

Hocaları

Müftü Sadık Efendi\'nin yetişmesinde emeği geçen hocalarının sayısı fazla değildir. İlk hocası Salih Efendi adında bir zattır. Daha dört yaşında iken Kur’ân-ı Kerim\'i okumayı ve yazı yazmayı ondan öğrendi. İlim tahsilinde Hacı Derviş Efendi adında bir hoca efendiden de istifade ettiği söylenmektedir. Muhammed Sadık Efendi\'nin esas hocaları dedesi Ahmet Tevfik Efendi ile babası Muhammed Hamid Efendi’dir. Sadık Efendi daha küçük yaşta Erzurum İbrahim Paşa medreselerinde fahrî müderris olan dedesi Ahmet Tevfik Efendi\'nin derslerine devam etti. Dedesinden çok istifade ettiğini ve sekiz-dokuz yaşlarında iken ilm-i nahivden Molla Cami okuttuğunu merhumun kendisi anlatırdı. Aklî ve naklî ilimleri hep dedesinden almıştır. 1895’te dedesi Ahmet Tevfik Efendi ölünce aynı medresenin müderrisliğine getirilen babası Hamid Efendi\'nin derslerine devam etti. Eksik kalan tahsilini tamamlayarak babasından icazet aldı.

Sadık Efendi’nin, 1910 yılında 26 yaşlarında olduğu halde Erzurum Müftü müsevvidliğine tayin edildiğini görüyoruz. O tarihte Erzurum Müftülüğü\'nde merhumun babası Muhammed Hamid Efendi bulunuyordu. O tarihlerde Osmanlı Devleti\'nin başı gailelerden kurtulamıyordu. Biz bunun detaylarına inecek değiliz. Bunun neticesi olarak 1912 yılında Balkan savaşı patlak verdi. Yukarıda da söylendiği gibi adı geçen tarihte merhumun babası Erzurum müftülüğünde, kendisi ise müftü yardımcılığında bulunuyordu. İşte bu tarihlerde Şeyhülislâmlık makamında bulunan Ahıskalızâde Mehmet Esad Efendi’nin, Erzurum Valiliği\'ne gönderdiği 17 Şubat 1912 tarihli bir yazıda, ulemanın ve halkın orduyu desteklemeleri isteniyordu. Merhum Sadık Efendi babası ile baş başa vererek halkın orduya her bakımdan yardımcı olmaları hususunda ellerinden gelen her türlü gayreti sarf etmişlerdir.

1913 yılında Erzurum Müftüsü Hamid Efendi vefat edince, babasının yerine Erzurum Müftülüğüne M. Sadık Efendi getirildi. Çok değerli âlimlerin bulunduğu bu zamanda Erzurum Müftülüğüne Sadık Efendi\'nin getirilişi onun ilmî kudretinin bir göstergesidir. M. Sadık Efendi, müftülük görevinin yanında babasının ölümüyle boşalan İbrahim Paşa medreseleri müderrisliğini de üzerine aldı. Yine bu sıralarda Erzurum\'daki Mekteb-i İdadi ve Mekteb-i Rüştiye\'de din dersleri verdi. Memleketine ve milletine her yönden hizmet aşkıyla yanan genç müftü Sadık Efendi\'nin bu heyecanlı günleri fazla uzun sürmedi. Zira memleketimiz için her bakımdan felaket olan Birinci Cihan Harbi başladı. Bunun neticesi olarak da 16 Şubat 1916 yılında Ruslar Erzurum\'u işgal ettiler. Bu durumda Müftü Sadık Efendi için de Erzurum\'dan göç etmekten başka bir seçenek kalmamıştı. Daha önce verilen hicret izni sonucu kendisine tahsis edilen bir at arabası ile yola koyuldu. Ordumuzun art birliklerinin Erzurum\'u terk ettiği bir sırada o da, çok sevdiği memleketi Erzurum\'u gözyaşları ile terk etmek zorunda kaldı.

Batıya doğru hicret ediyordu, Erzincan ve Sivas üzerinden Kayseri\'ye ulaştı. Bir müddet Kayseri\'de kaldı. Oradaki hatıralarını zaman zaman anlatırdı. Kayseri\'de ne kadar kaldığı bilinmemektedir. Bilinen bir şey varsa o da misafirperver Kayserililerin onu çok sevmeleri, onun da onlardan çok hoşlanmış olmasıdır.

Müftü Sadık Efendi Kayseri\'de bir müddet kaldıktan sonra Konya\'ya geçti. Biraz da orada kaldı. Konya\'da kaldığı sırada Konya Müftülüğü teklif edildi. Tayin işlemlerine başlanacağı esnada gördüğü bir rüya üzerine bu tayinden vazgeçti

Müftü Sadık Efendi ailesi ile sürdürdüğü bu göç yolculuğunun en sonunda İstanbul\'a kadar uzandı. Dâru\'l-Hilâfe\'de dersler verdi, ilim çevreleri ile temasta bulundu. Bir yıl on dört gün süren hicret yolculuğundan ve çok sıkıntılı geçen günlerden sonra, Rusların Doğu Anadolu\'dan çekilmeleri üzerine 1917 yılının son günlerinde Erzurum\'a döndü.

Milli Mücadele\'ye Katkıları

Müftü Sadık Efendi Erzurum\'a döndüğünde Erzurum\'un manzarası çok feci ve dayanılmazdı. Şehir yakılıp yıkılmış, âdeta bir harabeye dönmüştü. Cevat Dursunoğlu (1390/1970)\'nun ifadesine göre; savaştan önce 70.000 nüfusa sahip olan Erzurum, savaş sonrası 8.500 nüfusa düşmüştü.2 Halk, savaş, yokluk ve hastalıktan ölmüş ve birçoğu da muhacir olmuştu. Merhum müftü Sadık Efendi sokaklara atılan kendi kitaplarını çöp yığınlarından topladığını anlatırdı.

İşte bu şartlar altında Erzurum\'a dönen Müftü Sadık Efendi çok namüsait şartlar altında hayatını sürdürmeye çalışırken, diğer taraftan vahşi Ermeni çeteleriyle amansızca mücadele etmeye başlamıştı. Ne pahasına olursa olsun, halkı Ermenilere karşı koymaya çağırıyordu. Bir de halkın artık Erzurum\'dan göç etmemelerini, gerekirse evlerinin önünde ölmelerinin daha iyi olacağını telkin ediyordu

Bilindiği gibi, Anadolu\'nun parçalanmasını öngören Mondros Mütareke\'si 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmıştı. Bu anlaşma ile Doğu Anadolu\'da Büyük Ermenistan Devleti\'nin kurulması hayalleri kuruluyordu. Asırlarca Müslüman Türklerin yurdu olmuş bu vatan parçası Ermenilere bırakılamazdı. Bu durum muvacehesinde Müftü Sadık Efendi ve bir grup vatanperver Erzurumlu, dinî ve insanî bütün haklarını korumak için harekete geçtiler. 3 Mart 1919’da Erzurum\'da Vilâyât-ı Şarkiyye ve Müdafâyı Hukuk-u Milliyye Cemiyet\'ini kurdular. Müftü Sadık Efendi Türkiye Cumhuriyeti\'nin temelini teşkil eden bu cemiyetin kurucuları arasında yer aldı ve başkan yardımcılığında bulundu. Adı geçen cemiyet 19 Mart 1919’da kuruluş gayesini açıklayan ve tarihe ışık tutacak çok önemli bir beyanname yayınladı. Müftü Sadık Efendi\'nin bu beyannamede imzası vardır.

Müftü Sadık Efendi’nin, tarihi Erzurum Kongresi\'ne (23 Temmuz 1919) de katıldığı bir vakıadır. Hatta Kongrenin açılış gündeminde kongrenin açılış duasını onun yapması öngörülmüşken her nasılsa duayı o yapmamış onun yerine Şiran müftüsü Hasan Fehmi Efendi yapmıştır.

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet\'in ilanından sonra, Rus işgali ve Ermeni mezalimi sonucu harabe haline gelen Erzurum\'un camii, mescid ve medreselerinin imarıyla uğraştı. Cami ve mescidleri gayesi dışında kullanmak isteyenlerle amansız mücadele etti. Bazı tarihi eserlerin yok olmasını önlemeye çalıştı.

babasından ve dedesinden kendisine intikal eden bir gelenek olarak  Kur’ân-ı Kerimi vaaz u nasihat yoluyla tefsir ederek ve camideki cemaate anlatarak hatmetme geleneğidir. Dedesi Ahmet Tevfık Efendi Kur’ân’ı halka böyle anlatmış, babası Hamid Efendi aynı şeyi yapmış ve kendisi de aynı geleneği sürdürmüştür. Müftü Sadık Efendi, dedesinin yarım bırakarak babasının tamamlayamadığı hatmi bitirdikten sonra, Lâlâ Paşa camii kürsüsünden cemaate anlatarak bu şekilde iki defa hatmetmeye muvaffak olmuş üçüncüyü ikmal etmeye ömrü vefa etmemiştir. Bu çok önemli bir hizmettir. Bu tip vaaz u nasihatin özel bir cemaati vardı. Kur’ân\'ın muhtevasını öğrenmek isteyen cemaat bu ilmi sohbetleri asla kaçırmak istemiyordu.

Erzurum\'umuzda hâlâ devam ettirilmeye çalışılan ‘Bin Bir Hatim’ geleneğini de devam ettirmiş, Bu ulvi hizmet Pîr Ali Baba adında salih bir zat tarafından başlatılmış ve Erzurum\'da dînî bir gelenek haline gelmiştir. Birinci Cihan Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında kesintiye uğrayan ‘Bin Bir Hatim’ faaliyetleri Müftü Sadık Efendi\'nin girişimi ile 1937 yılında yeniden başlatılmış ve halen devam etmektedir.

Müftü Sadık Efendi\'nin en önemli özelliklerinden biri de talebe yetiştirmeye son derece haris olmasıdır. Birinci Cihan Harbi’nden önce ve sonra kendisinden feyz alan çok sayıda talebeleri vardır. Bunlardan bazıları kendisinden icazet almakla beraber, ömrünün sonuna doğru yetiştirmeye çalıştığı icazet alamayan talebeleri de vardır. Bugün hala hayatta olup memleket irfanına hizmet eden talebeleri mevcuttur.

Eser yazmaktan daha çok talebe yetiştirmeye önem veren Sadık Efendi\'nin ferâiz konusunda basılmamış Muhezzebu\'l- Metâlib fi\'l-Ferâiz, coğrafya konusunda, Dini Yönden Coğrafya adlı eserleriyle mantıkla ilgili, Tasavvurât ve Tasdikat üzerine bir şerhinin olduğu söylenmektedir.

İlmî Şahsiyeti

 Muhammed Sadık Solakbay gibi, asırların ender yetiştirdiği bir zatın ilmi hüviyetini ortaya koymak gerçekten çok güç bir olaydır. Hemen şunu söyleyeyim ki; Müftü Sadık Efendi, çok yönlü bir âlimdi. Zamanımızda ilim adamları ancak bir bilim dalında ihtisas yapabilmekte ve uzmanlık kazanabilmektedirler. Hâlbuki Müftü Sadık Efendi birçok ilim dalında uzmanlığın da üstünde bir ilme sahipti.

 

Mesela Arapça ve Farsça\'yı ana dili gibi bütün fesahat ve belagatiyle konuşur ve yazardı, hatta bu dillerde yazdığı şiirleri bile vardır. Ana dili olan Türkçeyi çeşitli lehçeleri, nükteleri ve latifeleriyle en güzel şekilde konuşurdu. Şiir ve edebiyattan hoşlanır, vaaz ve sohbetlerinde konuya göre sözlerini mısralar ve beyitlerle süslerdi. Divan edebiyatından halk ve tasavvuf edebiyatına kadar şiirin her çeşidini severdi. Bütün bu şiir çeşitlerini incelemiş, karşılaştırmış; hoşuna gidenlerini ezberlemiş, bunların bir kısmını “tanzim” ve “tahmis” eylemiştir. Kendisinin de bazı şiirleri, özellikle ilahi aşk konusunda kasideleri bulunmaktadır. Vaazlarında ve ders esnasında söylediği binlerce beyit, talebeleri tarafından not edilip ezberlenmiştir. \"Felsefe ve mantık ilimleri sahasında zamanında Müftü Sadık Efendi\'ye ulaşan kimse yoktu.\" denilirse mübalağa olmaz. Hatta yetiştirdiği talebelerine verdiği derslerde mantık ilmine ağırlık verirdi. \"Mantık ilmini iyi bilmeyen hiçbir ilimde başarılı olmaz\" derdi. O mantığı bütün ilimlere uygulardı. Gazzali\'nin (ö. 555/1111) \"Mantık ilmini bilmeyenin ilmine itibar yoktur.” 4 sözünü sık sık tekrarlardı. Müftü Sadık Efendi, derslerinde mantığa fazla ağırlık verdiği için zamanında tenkit edilmiştir.

 

Fıkıh ve Usul-ü Fıkıh ilimlerinde engin bir anlayışa sahipti. Usul-ü fıkhın en zor meselelerini en kolay ve anlaşılır biçimde çözerdi. Ferâiz ilminin en karmaşık problemlerini kolayca halletmesini bilirdi. Yarım asır müftülük makamında bulunması ise fıkıh sahasında onu ayaklı bir kütüphane haline getirmişti. İslâm Hukuku\'nun bütün meselelerini kaynaklara inerek rahatlıkla çözerdi.

 

Akaid ve Kelam konularına gelince Müftü Sadık Efendi, bu sahada da engin bir denizdi. Ehl-i Sünnet inanç sistemini başlangıçtan günümüze kadar delilleriyle sebep ve sonuçlarıyla beraber anlatır, zihinlerde şek ve şüpheye asla yer bırakmazdı. İslâm\'a yöneltilen haksız hücumlara çok mukni ve susturucu cevaplar verirdi. Tefsir ve Hadis ilimlerindeki tetebbuatı da bunlardan geri değildi.

 

Tasavvuf sahasında inanılmayacak kadar geniş bilgisi vardı. Tasavvuf erbabına, ilahi aşk yolcularına hayrandı. Mevlana\'yı, Yunus’u çok severdi. İmam Rabbani, Hallac-ı Mansur ve Cüneyd-i Bağdadî gibi arifleri hiç dilinden düşürmezdi. Onların hikmetli sözlerinden örnekler verirdi.

 

Belli bir tarikata bağlı olmayan Müftü Sadık Efendi; ‘Benim mürşidim Hazreti Muhammed (s.a.s.) ve Kur’ân’dır.’ derdi. Cemaleddin Server Ravnakoğlu, merhumun bu yönünü şöyle anlatır: \"O, hususi bir şekilde bir tarikata bağlanmış değildi, fakat gönlünü kaptırmaktan kendini kurtaramamıştı. Allah dostlarının manevi kemâlatından, büyük sofilerin ilahi irfanından, feyizli nazarlarından hayranlıkla bahsederdi. Hele onda bulunan Peygamber aşkı, Hz. Muhammed (s.a.s.) sevgisi anlatılacak gibi değildi. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ism-i şerifi anıldığı zaman gözlerinden yaşlar akar, rengi değişir ve âdeta kendinden geçerdi.

 

Değişen ve gelişen bilim ve teknolojiyi yakından takip eden Müftü Efendi, astronomiden tıbba kadar çağının bütün müspet ilimleriyle yakinen ilgilenirdi.

 

Erzurum\'un pırlanta Müftüsü Muhammed Sadık Solakbay, 3 Temmuz 1960 yılında 78 yaşında iken Hakk’ın rahmetine kavuştu. Çok kalabalık bir cemaatin kıldığı cenaze namazından sonra merhumun naaşı eller üzerinde Erzurum Asri Mezarlığına götürülerek aile mezarlığına defnedilmiştir.

 

Müftü Sadık Efendi\'nin vefat haberi İslâm âleminde büyük üzüntüye sebep olmuştur. Vefatıyla yerini doldurulamayacağına dair gazetelerde ve dergilerde yazılar yazıldı, mersiyeler söylendi ve tarih düşürüldü.

 

Merhum Ali Ulvî Kurucu Bey\'in Sadık Efendi için yazdığı mersiyenin son beyitleri şöyledir:

 

Serhat şehri cihana imanda örnek olsun

Hep ağlayan gönüller tekmil imanla dolsun

Tarihe devr açarken fatihlerin hayatı

Arş-ı hüdâyı sarsar bir âlimin vefatı